Bu köşe yazısına başlarken Cem Özkök ve kamuoyunda “Ankara Abisi” olarak bilinen Yasin Oyanık'ın avukatlarını tenzih ederek başlamak istiyorum. Benim derdim kimseyi suçlu çıkarmak değil. Zaten öyle bir yetkim de yok. Suçluyu, suçsuzu belirleyecek olan mahkemelerdir.
Benim derdim başka.
Bu toplumun yıllardır kanayan bir yarası var. İyilik, din, yardımseverlik ve gösterişli hayatların bir araya geldiği o tuhaf sosyal medya dünyasını biraz konuşmak istiyorum.
Çünkü ortada artık görmezden gelemeyeceğimiz bir güven meselesi var.
Gelelim konuya...
“Ankara Abisi” olarak tanınan Yasin Oyanık'ın tutuklandığı haberleri kamuoyuna yansıdı.
Niye tutuklandı derseniz...
Haberlerde örgüt kurmak ve suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklamak gibi ciddi suçlamalardan söz ediliyor.
Ardından avukatının, tutuklama kararının müvekkilinin suçlu olduğu anlamına gelmediğini vurgulayan açıklaması gündeme geldi.
Haklı.
Tutuklanmak, suçlu olmak demek değildir. Masumiyet karinesi diye bir hukuk ilkesi var ve bu ilke, sosyal medyada kimin ne kadar sevildiğine göre değişmez.
Ama burada başka bir mesele de var.
Tutuklama kararı, hukuken belirli şartların ve kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin bulunmasını gerektiren ciddi bir tedbirdir. Elbette bu kararın verilmiş olması, iddiaların doğru olduğunu kanıtlamaz. Mahkemenin vereceği nihai hükümle tutuklama tedbirini birbirine karıştırmamak gerekir.
Yine de kamuoyuna yansıyan iddiaların ağırlığını görmezden gelmek mümkün değil.
Yasin Oyanık'ın geçmişte AŞTİ'de güvenlik görevlisi olarak çalıştığı anlatılıyor. Sonrasında sosyal medyada yaptığı yardımlarla tanınıyor, insanların gönlüne dokunuyor ve geniş bir takipçi kitlesine ulaşıyor.
Olabilir mi?
Elbette olabilir.
İnsan çalışır, hayatını değiştirir, başarılı olur, başkalarına yardım eder. Halkta karşılık bulur. Yaradan da yürü ya kulum der.
Bunda ne var?
Ancak HypeOnHaber'in MASAK raporlarına dayandırdığı iddiaya göre, bağlantılı şirketlerin hesaplarında 860 bin 88 işlemle toplam 5 milyar 114 milyon 757 bin 833 TL para hareketi tespit edilmiş.
Dostlar, burada milyarlardan bahsediyoruz.
Beş milyar liradan fazla!
Elbette hesaptan geçen her para suç geliri değildir. Bir hesaptaki toplam para hareketini, elde edilen kazançla veya aklanan parayla eşitlemek de doğru olmaz.
Ama böyle bir rakam kamuoyuna yansıdığında insan ister istemez soruyor:
Bu kadar para nereden geldi, nereye gitti, hangi faaliyetlerin karşılığıydı?
Bunların cevabını sosyal medya yorumcuları değil, belgeler ve hukuk verecek.
Gelelim Cem Özkök tarafına...
Instagram'ı günde beş, bilemediniz altı dakika kullanıyorum.
Sevmiyorum abi.
Yapay hayatları, herkesin mükemmel olduğu o sahte mutluluk vitrinlerini oldum olası sevemedim.
Ama Cem Özkök'ü Instagram kullanmasam bile tanıyorum.
Nasıl mı?
Twitter'da, yani yeni adıyla X'te sürekli karşıma çıkıyor.
Bir bakıyorum cami temizliyor.
Bir bakıyorum iyilik yapıyor.
Bir bakıyorum dinî bir mesaj paylaşıyor.
Bir başka gün de kuzuların sessizliğinden söz ediyor.
Kuzuların Sessizliği...
Cem Bey, kusura bakmayın ama o isim benim aklıma önce meşhur gerilim filmini getiriyor. Sizde ise zaman zaman huzurun, sakinliğin, o kusursuz hayatın bir parçası gibi karşımıza çıkıyor.
Hollywood'da gerilim, Instagram'da huzur.
Sosyal medyanın güzelliği de burada zaten. Aynı kelimelerle bambaşka dünyalar kurabiliyorsunuz.
Neyse...
Merak ettim, girdim profiline.
Gönderilerini incelemeye çalıştım. Gördüğüm kadarıyla yaklaşık 600 paylaşımı vardı. İncelediğim süreçte paylaşım sayısının bir azaldığını da fark ettim.
Olabilir.
Kendi profili değil mi? İstediğini paylaşır, istediğini siler. Bunun üzerinden kimseye bir anlam yükleyemem.
Derken Cem Özkök ile Ankara Abisi'nin yollarının bir noktada kesiştiğini gördüm.
Eee?
Ne olmuş yani?
İki yardımsever insanın yollarının kesişmesinde ne kötülük olabilir?
Hatta sosyal medya paylaşımlarından anladığım kadarıyla yardım faaliyetlerinin Türkiye sınırlarını aşıp Afrika'ya kadar uzandığı, okul projeleriyle ilişkilendirildiği anlatılıyor.
Ne güzel!
İyilik Türkiye'ye sığmamış, Afrika'ya kadar gitmiş.
Gecenin bu saatinde insanın gözleri doluyor.
Ama bir dakika...
Benim burada aklıma başka bir soru geliyor.
Afrika'da okul yaptırmak, çocuklara yardım etmek elbette çok kıymetli. Kimsenin yaptığı hayrı küçümseyecek değilim. Allah kabul etsin.
Ama Cem Bey, bizim ülkemizde de insanlar aç.
Bizim ülkemizde emekli maaşıyla geçinemeyen, yıllarca çalıştıktan sonra hayatının son döneminde yoksullukla mücadele eden insanlar var. Geçim sıkıntısının gölgesinde intihar haberlerine konu olan emeklilerimiz var.
Peki neden Afrika?
Yanlış anlaşılmasın, Afrika'daki bir çocuğun hayatı Türkiye'deki bir emeklinin hayatından daha değersiz değil. Yardımın sınırı, milliyeti olmaz.
Ama insan yine de merak ediyor.
Kendi ülkemizde emekliler geçim derdiyle boğuşurken, yaşlılarımız pazarlarda akşam kalan sebzeleri toplarken, yardım faaliyetlerinde neden dünyanın öbür ucundaki projeler daha fazla ön plana çıkıyor?
Belki Türkiye'de de çok sayıda insana yardım ediyorsunuzdur. Ben hepsini bilmiyor olabilirim.
Ama benim gördüğüm paylaşımlar üzerinden bu soruyu sormak da hakkım.
İyilik yapmak için Afrika'ya gitmek elbette güzel. Ama bazen insanın kapısının önündeki yoksulluğu görmesi de gerekir.
Çünkü iyiliğin büyüklüğünü, yardımın yapıldığı ülkenin uzaklığı değil, dokunduğu insanın hayatı belirler.
Sonra dönüp kendi kendime soruyorum:
Acaba biz mi kötüyüz?
Bir tarafta cami temizleyen, yardım faaliyetlerini paylaşan, namazını ve dinî hassasiyetlerini kamuoyuna yansıtan Cem Özkök...
Diğer tarafta ihtiyaç sahiplerine el uzattığı görüntülerle tanınan Ankara Abisi...
Ve şimdi bu isimlerden biri hakkında son derece ciddi suçlamalarla yürütülen bir adli süreç.
İnsanın kafası karışıyor.
Ama dikkat edin, burada iki kişiyi aynı hukuki konuma koymuyorum. Birinin hakkında yürütülen soruşturma, diğeri hakkında suç işlendiği anlamına gelmez.
Benim sorguladığım şey, bizzat bu görüntülerin toplumda nasıl bir güven oluşturduğu.
Cem Özkök bana neden samimi gelmiyor?
Açık konuşayım.
Ben Cem Özkök'ü hiçbir zaman samimi bulmadım.
Bu benim kişisel kanaatim. Kendisiyle ilgili bir suç isnadı değil, sosyal medyadaki duruşuna yönelik bir değerlendirme.
Sebebi de zengin olması değil.
Lüks yaşaması hiç değil.
İnsan para kazanır, güzel evlerde oturur, iyi arabalara biner. Helalinden kazandıktan sonra kimsenin hayatına karışacak değiliz.
Benim rahatsız olduğum şey, dinî değerlerin sosyal medyada bu kadar görünür bir kişisel imajın parçası hâline getirilmesi.
Bakın, dinî yaşantısını paylaşmak elbette herkesin hakkıdır.
Ama ben beş vakit namazın, ibadetin, yardımın sürekli kameralar önünde sergilenmesini samimi bulmak zorunda değilim.
Cem Özkök'ün bugün yaptığı açıklamada bir insanın eleştirilebileceğini fakat zan altında bırakılamayacağını söylediği aktarılıyor.
Doğru söylüyor.
Ben de kendisini bir suçun zanlısı olarak göstermiyorum.
Sadece eleştiriyorum.
Üstelik tam da kendisinin söylediği çerçevede.
Burada Kur'an-ı Kerim'deki bir ayeti hatırlatmak istiyorum.
Bakara Suresi'nin 271. ayetinde şöyle buyruluyor:
“Sadakaları açık olarak verirseniz bu ne güzel! Şayet onu yoksullara verirken gizlerseniz bu sizin için daha da hayırlıdır ve sizin bir kısım günahlarınıza kefâret olur. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”
Bakın, ayet açıkça yapılan yardımı yasaklamıyor. Fakat gizli yapılan yardımın daha hayırlı olduğunu söylüyor.
Bence üzerinde düşünülmesi gereken nokta tam da burası.
Bugün öyle bir sosyal medya düzeni kuruldu ki yardımın kendisi kadar, hatta bazen yardımın kaç kişi tarafından izlendiği önemseniyor.
Birine yardım ediyorsunuz.
Kamera hazır.
Işık güzel.
Kurgu tamam.
Müzik duygusal.
Yorumlarda binlerce kalp...
Ben de soruyorum:
İyiliğin değeri, kaç kişinin gördüğüyle mi ölçülüyor?
Bir insanın yaptığı iyiliği paylaşması onu kötü yapmaz. Ama her iyiliğin bir içeriğe dönüşmesini de eleştirebiliriz.
Kimsenin kalbini okuyamam.
Niyetini de bilemem.
Fakat gördüğüm manzarayı yorumlama hakkım var.
İnsanlar Cem Özkök'ü neden takip ediyor?
Bana göre Cem Özkök'ün sosyal medyadaki popülerliğinde iki önemli unsur var.
Birincisi, lüks hayatı.
İnsanlar güzel evleri, pahalı eşyaları, gösterişli sofraları, imrenilecek yaşamları izlemeyi seviyor.
İkincisi ise dinî kimliğinin sosyal medyada görünür olması.
Bir tarafta refah, diğer tarafta maneviyat.
Bir tarafta lüks hayat, diğer tarafta ibadet ve yardım paylaşımları.
Bu ikisinin bir arada sunulması, takipçilerin gözünde çok güçlü bir karakter oluşturabiliyor.
Hem dünyalık var hem ahiretlik görüntü.
Hem güzel yaşıyor hem iyi insan olarak tanınıyor.
Daha ne olsun?
Fakat ben tam da bu noktada duruyorum.
Bir kişinin namaz kılması, yardım etmesi veya dinî sözler paylaşması, onun bütün davranışlarının sorgulanmadan kabul edilmesini gerektirmez.
Tıpkı lüks yaşamasının onu kötü insan yapmayacağı gibi.
İnsanları yaptıklarıyla değerlendirmek başka, oluşturdukları imaja kayıtsız şartsız inanmak başka.
Bir arkadaşım, Cem Özkök'ü uzun yıllardır takip ettiğini ve bugün hikâyelerine verilen yanıtların kapatıldığını söyledi.
Doğrusu bunun ne zaman, hangi nedenle yapıldığını bilmiyorum.
Belki eleştirilerden sıkılmıştır.
Belki mesajlardan bunalmıştır.
Belki sadece biraz huzur istemiştir.
Kuzuların sessizliğiyle baş başa kalmak da herkesin hakkı.
Ama sosyal medyanın ilginç bir tarafı var.
Milyonlara hayatınızı açabiliyor, onların beğenileriyle büyüyebiliyor, sonra da istediğiniz an iletişimi tek taraflı hâle getirebiliyorsunuz.
Elbette buna hakkınız var.
Ben sadece sosyal medyadaki bu tek yönlü ilişkiyi tuhaf buluyorum.
Bu toplumun güveni neden bu kadar kolay sarsılıyor?
Asıl meseleye gelelim.
Türkiye'de yardım faaliyetleriyle tanınan isimlere yönelik tartışmalar ilk kez yaşanmıyor.
Haluk Levent'i düşünün.
Depremlerde, afetlerde, insanların en çaresiz zamanlarında yardım faaliyetleriyle öne çıkan bir isim.
Milyonlarca insan kendisine ve AHBAP'a güven duydu.
Sonrasında yardım faaliyetlerinin mali boyutuna, bağışların kullanımına ve bazı belgelere ilişkin çeşitli iddialar ve tartışmalar gündeme geldi.
Burada önemli bir ayrım yapalım: Gündeme gelen her iddia doğru değildir. Bir insanın veya yardım kuruluşunun eleştirilmesi, usulsüzlük yaptığı anlamına gelmez.
Ama şu gerçeği konuşmak zorundayız: Bu ülkede yardım faaliyetleriyle tanınan kişiler hakkında ortaya çıkan her yeni tartışma, yalnızca o kişinin itibarını değil, toplumun yardım mekanizmalarına duyduğu güveni de etkiliyor.
Çünkü insanlar artık kime güveneceğini şaşırdı.
Birisi çıkıyor, yardım ediyor.
Bir başkası okul yaptırıyor.
Bir diğeri cami temizliyor.
Bir başkası ihtiyaç sahiplerine para dağıtıyor.
Sonra herhangi biri hakkında ciddi bir iddia ortaya atıldığında toplum ikiye bölünüyor.
Bir taraf, “O yapmaz, çok iyi insan” diyor.
Diğer taraf, daha mahkeme kararını bile beklemeden hükmü veriyor.
İkisi de yanlış.
İyilik yapmış olmak bir insana dokunulmazlık kazandırmaz.
Hakkında iddia bulunması da onu suçlu yapmaz.
Bence yıllardır unuttuğumuz denge tam da bu.
Biz insanlara güvenmekle onları sorgulamamayı aynı şey sanıyoruz.
Bir insanı seviyorsak her söylediğine inanıyoruz.
Bir insanı sevmiyorsak hakkında duyduğumuz her kötü iddiayı doğru kabul ediyoruz.
Oysa hukuk da vicdan da böyle çalışmamalı.
Mesele yalnızca Ankara Abisi veya Cem Özkök değil
Benim bu yazıdaki derdim iki sosyal medya fenomeninden çok daha büyük.
Derdim, iyiliğin bir gösteriye dönüşmesi.
Derdim, dinî değerlerin sosyal medya itibarı oluşturmak için kullanılabilme ihtimali.
Derdim, takipçi sayısının güvenilirlik belgesi gibi görülmesi.
Derdim, milyonlarca insanın birini yalnızca yardım videolarına veya dinî paylaşımlarına bakarak sorgusuz sualsiz benimsemesi.
Bir insan gerçekten yardımseverse ne güzel.
Gerçekten dindarsa ne güzel.
Gerçekten ihtiyaç sahiplerinin elinden tutuyorsa daha da güzel.
Allah kabul etsin.
Ama bunların hiçbiri, o insanın hayatındaki bütün sorulara peşinen verilmiş bir cevap değildir.
Cem Özkök'ün sosyal medyadaki görüntüsünü samimi bulmayabilirim. Bu, onun kötü bir insan olduğunu bildiğim anlamına gelmez.
Yasin Oyanık hakkındaki suçlamaları ciddi bulabilirim. Bu da kendisinin suçlu olduğunu ilan etme hakkı vermez.
Ancak her iki isim üzerinden tartışılması gereken toplumsal bir mesele olduğuna inanıyorum.
Biz ne zaman insanların gösterdikleriyle gerçekte kim oldukları arasındaki farkı sorgulamayı bıraktık?
Ne zaman kamera karşısında yapılan her yardımı tartışılmaz bir erdem saymaya başladık?
Ne zaman dinî görünürlüğü dürüstlüğün garantisi zannettik?
Ve en önemlisi...
Biz ne zaman iyi insan olmayı, iyi insan gibi görünmekle karıştırdık?
Benim cevabını aradığım soru bu.
Cem Özkök'ün samimiyetine inanmak zorunda değilim. Ankara Abisi hakkında verilmiş bir mahkûmiyet kararı olmadan onu suçlu ilan edemem.
Ama bir vatandaş ve bir yazar olarak şunu söyleyebilirim:
Bu ülkede insanların iyi niyetine, inancına ve yardım etme arzusuna duyulan güven son derece kıymetli.
O güveni korumak için kimseyi peşinen mahkûm etmemek kadar, kimseyi sorgulanamaz bir yere koymamak da gerekiyor.
Çünkü gerçek iyilik alkışla büyümez.
Gerçek iyilik, kamera kapandığında da devam eder.
Ve ben artık bir insanın kaç kişiye yardım ettiğini gösteren videolardan çok, kamera kapandıktan sonra nasıl bir insan olduğunu merak ediyorum.
